İnsanı, insana, insanla, insanca anlatan: Saim Ergin

12
* “Tiyatro nedir?” diye sorduğumuz zaman karşımıza çıkacak tüm sözlükler ‘Sahnelenmek için yazılmış oyunların tümü ve bu oyunların oynandığı yer’ gibi kupkuru teknik tanımlamalar sıralarlar. Hâlbuki önce sanat ortaya çıkar, teknik sonra gelişir. Bu teknik tanımlamaların yanında daha pek çok şekilde tiyatroyu ifade edebiliriz ama bizim için tiyatro; insanı, insana, insanla, insanca anlatma sanatıdır. İşte böyle ifade ediyoruz ki; tiyatronun kökeninin neden insanın bilinçlenmeye ve sosyal bir varlık olmaya başladığı en eski dönemlere kadar uzandığını anlayabilelim. 
Çağdaş Karaçalı
Özel Haber
Dedik ya, geçmişi çok öncelere dayanmaktadır. İlk Tiyatro Şenliği’nin bile M.Ö. 534 yılında (Atina) yapıldığını düşünürsek oyun, kurgu, sahne çalışmaları gibi tiyatroyu oluşturan tüm unsurların çok daha önce yavaş yavaş şekillenmeye başladığı varsayımını rahatlıkla ulaşabiliriz. Oyunculuk, sahne düzeni, ışıklandırma, dekor, kostüm, müzik gibi pek çok unsurları gelişerek günümüze kadar ulaşmıştır ve dil gibi, insan gibi canlı bir varlık olan tiyatro gelişmeye devam da etmektedir. Ancak günümüz Türkiye’sinde tiyatronun kendi içindeki bu gelişmesine tezat olacak şekilde seyirci miktarı azalmaktadır. İşte tam da bu noktayı hakkıyla irdelemek iyi bir analiz açısından oldukça önemlidir.
Öyleyse sormamız gereken belli başlı sorular var: İnsanlık tarihi kadar eski bir geçmişe sahip olan tiyatro, ne oldu da ülkemizde önemini kaybetti? Tiyatronun seyirciye ulaşmasında bir sorun mu var yoksa kendisini anlatan bu canlı sanat türüne seyircinin ilgisinde mi bazı sorunlar doğmaya başladı? Eğer böyle ise; yani seyirci tiyatroda vazgeçtiyse, seyircisinin kimyasındaki bu değişikliğe ne sebep oldu? Evet, tam da doğru tabiri bulduk. İnsanın kendiyle beraber gelişip serpildiği bu sanat dalını dışlaması bizce doğasına ters davranmasıdır ve olsa olsa bir kimya değişikliğiyle tanımlanabilir. Tiyatro biletlerinin futbol maçı veya bir konser biletinden daha pahalı olması mı (ki halk konserleri hariç çoğu zaman tiyatro daha ucuzdur)? Yoksa 1960’larda televizyon ile tanışmamız, televizyonun daha kolay ulaşılabilir ve hükmedilir olması veya televizyonun bizlere hükmetmesi mi? Televizyonun çok da irdeleme ya da yorucu bir düşünme süreci gerektirmemesi, evlerimizde uzandığımız yerden kolaylıkla verileni almak, saniyesinde tüketmek ve kanalı zaplamak, kendimizi TV programlarının yayın akışına kaptırmak tembelliği ve bundan memnun olmak acziyeti midir sebep? Yahut kitlelerin bu yaşantısından memnun küresel sistemlerden bağımsız irdelenemeyecek olan ülkemizin darbeli demokrasi tarihi mi?
Tüm bu sorunlar başlı başına ayrı bir yazının hatta yazı dizisinin konusu. Biz ise şimdilik zihnimizin ön raflarından birine güzelce koyup; tiyatronun televizyon ve diğerlerince saldırıya uğradığı bu ortamda akıntıya karşı yüzerek inadına tiyatroyla ilgilenen oyuncumuz Saim Engin’ in yanına gidiyoruz meramımızı anlatmak ve diyeceklerine kulak kabartmak için.
Lüleburgaz’da sahnelenen “Zindandaki Şair” adlı oyun sayesinde tanıştık Saim Engin ile. Âdeta hipnoz olmuşçasına sarılmıştık koltuklarımıza. Bambaşka bir Namık Kemal vardı karşımızda, kendimizden bir şeyler bulduğumuz ve düşünüp de dile getiremediğimiz sözcükler, cümleler adeta bizi aydınlatırcasına… Namık Kemal’ in Magosa’da geçirdiği 38 ayı anlatan oyun, hem yaşadığımız döneme farklı açılardan bakmamızı hem de tiyatronun kan kaybettiği bir dönemde fabrikada çalışan bir işçinin tek kişilik bir oyunu sahnelemesi ve tiyatro aşkını tanımamızı sağladı. İşte bu gelişmeler altında Saim ENGİN’İ biraz daha yakından tanımak, hem de tiyatro ve tiyatro seyircisi üzerine bir söyleşi gerçekleştirmek istedik. Gelin hep beraber ‘sen yapamazsın, sen anlamazsın, tiyatro ve tiyatro seyirci belli bir zümre içindir.’ söylemlerini bir kenara bırakalım hatta boş verelim ve tiyatro aşkını dinleyelim kendisinin.
Söyleşimiz başlıyor…
– Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki, gerek sosyal medyanın gerek içi boşaltılmış TV programlarının günden güne morfinli bir toplum yaratma sürecinde böyle bir oyunu izlemek kendimize gelmemizi sağladı.
Tek kişilik bir oyun “Zindandaki Şair”. Oyundan etkilendiğimiz kadar, bu oyunu sergileyen amatör tiyatro oyuncusunun boya fabrikasında çalışan, emekçi güçten bir abimiz olması yani sizin olmanızdı. ‘Köylü bilmez, işçi anlamaz’ söylemleri kulaklarımızda çınlarken bu yazımızda sizin tiyatro aşkınızı ele almak istedik. Değerli okuyucularımız için örnek bir davranış sergileyen Saim Engin’ i tüm tarafsızlığımızla okurlarımızla tanıştırmayı hedefledik. Sayın Saim Engin bu yoğunluğunuzda bizlere zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.
Biz biraz anlatmaya çalıştık ama siz de kendinizi biraz tanıtabilir misiniz?
– Ben de teşekkür ederim. Saim Engin fabrikada çalışan, kendi halinde yaşayan, emekçi bir insan. Endüstri Meslek Lisesi’nden mezun olduktan sonra 17 -18 yıl kadar bakımcılık yapan, fabrikada çalışan, kısacası emekçi gücün içinden gelen bir insan.
– Tiyatro ile tanışmanızı bize anlatabilir misiniz?
– Tiyatroya tabi ki amatör olarak, usta-çırak ilişkisiyle Budak Çal Hocamız’ ın yanında başladım. Budak Çal ile tanışmamız gençlik yıllarımıza dayanıyor. Bahsettiğim dönem 20’ li yaşlar civarı. O zamanlar birkaç oyunda oynamıştım. Ama sonra askerlik, evlilik vs derken çok sevdiğim tiyatrodan kopmak durumunda kaldım.
O kopuş sürecinde de sonraki yıllarda da tiyatro içimizde hep vardı. Oynayamasak da tiyatro oyunlarına giderek tiyatroyu unutmadık. Oyuncu olmasam da izleyici oldum, bu anlamda aslında tam olarak hiçbir zaman kopmadım.
Ama son zamanlarda gördüğüm tiyatrolarda -televizyon olsun, medya olsun- ‘tiyatroda yenilenme’ adı altında benim maalesef çürüdüğünü düşündüğüm bir tarza büründüler. Şehir tiyatroları, komedi tiyatroları fark etmiyor, hep küfürlü oyunlar… Belki de Budak Hoca’ dan gelen bir şeydi benim bu bakışım. Biz klasik tiyatro ile büyüdüğümüz için bu yeni tür tiyatroları pek tasvip etmedik.
Yıllar sonra tiyatroyu bu halde görünce, dedim ki ‘bir hareketlenme lazım ama neyi vereceğiz, neyi yapacağız?’ Sonra Budak Hocam ile karşılaştık. Budak Hocam bir projesi olduğunu söyledi. Bu proje doğrultusunda Orhan Kemal’ in 72. Koğuşu’nu sergiledik. Baktık ki yeni seyirciler getirmeye başladık, başarılı olduğumuzu görmüş olduk.
70 yaşında insanlar da getirdim oyuna, örneğin; apartman çevresinden, şaşırdılar. Benim tiyatro yaptığımı görünce şaşırırdı insanlar.
– İnsanlar sizin tiyatro yaptığınıza neden şaşırdılar ki?
– Çünkü ummadıkları bir şeydi bu. Fabrikada çalışan bir insansın, sabah işine gidiyorsun, akşam geliyorsun. Onların kafasında böyle bir kalıplaşmış yaşam tarzı var. Tiyatro başka kesimlere aitmiş gibi. Meraklarından geliyorlar. ‘Nasıl oynar, nasıl yapar, bir görelim’ merakı… İyi ama sonra Saim Engin’ i de geçiyor olay. O perdenin açılması, müziklerle beraber olması, bir öykünün anlatılması, seyirciyle olan o etkileşim… İşte burada tekrar klasik tiyatroya döneceğim ama bence mesajı veren oyunlar da bu oyunlardır. 
Aynı insanlarla oyunlar oynanıyor maalesef; yeni insanları tiyatroya çekemiyoruz.
Duyuru anlamında yokuz, duyuru iç yapılmıyor. 4-5 ay çalışıyoruz, emek veriyoruz; bakıyoruz seyirci yok. Ben oyuncu olarak yapıyorum üzerime düşeni. Fabrikada afişimi asıyorum mesela. ‘Ne işimiz var tiyatroda?’ diyenleri bile ben zevklendirip getiriyorum. Bakıyorum ki; bundan sonra kendisi soruyor ‘başka oyun var mı?’ diye.
Emek gücü de bilinçlenecek, köy insanımız da bilinçlenecek, kasaba insanımız da… Hele hele gençlerimiz… Gençlerimizi mutlaka bu işlere sokmamız gerekiyor. Kültürel faaliyetlere katmamız gerekiyor. Şiir Dinletileri, Koro Çalışmaları gibi faaliyetler örneğin. Duyuru yapamıyoruz ve bu gençleri çekemiyoruz.
Haftanın 6 günü 17.30’ a kadar fabrikada, 7 gece de belediyenin alt katında çalışıyorum. Nedeni bunlar olsa gerek.
– Peki, sadece siz mi, seyircinin ne şekilde katkısı olabilir duyurma aşamasına?
– 72. Koğuşta 7-8 yaşında bir çocuk da oluyor 72 yaşında İbrahim Hoca da var. Tiyatroyu bir anı olarak düşünebilirsiniz. Seyircinin gittiği yerlerde anlatmasıyla yayılır, imece şeklinde artar tiyatronun duyulması.
– Eklemek istedikleriniz neler?
– İşin özüne gelirsek emek gücünü de buralara -tiyatroya- çekmeyi çok istiyorum. 
Ne dersiniz insanı, insana, insanla, insanca anlatabildik mi? Saim Engin sahnelerde olmalı, PERDE…
(Röportajı yapan oğlum Çağdaş Karaçalı’ya ve Saim Engin’e çok teşekkür ediyorum.)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.