‘Ergene Hayata Dönsün!’ diye mayalandı

31
Marmara Bölgesi’nin Karadeniz kıyılarındaki Yıldız Dağları’ndan doğan ve
Meriç Nehri ile buluşarak Ege Denizi’ne dökülen 283 kilometre
uzunluğundaki Ergene Nehri’nin kirliliği 100’e yakın sivil toplum örgütü
üyelerinin yer aldığı yaklaşık 10 bin kişinin katılımıyla
Kırklareli’nin Lüleburgaz ilçesine bağlı Karamusul Köyü’nde protesto
edildi.

 
HABER MERKEZİ
Ergene Nehri’nin kirlilik sorununun acilen çözülmesi için oluşturulan Ergene Platformu tarafından organize edilen ve Trakya’dan 100’e yakın kurum ve Sivil Toplum Kuruluşu’nun katıldığı, “Ergene Hayata Dönsün-2” mitingi 10 Nisan 2011 Pazar günü Kırklareli’nin Lüleburgaz ilçesine bağlı Karamusul Köyü’nde düzenlendi.
1’ncisi 24 Ekim 2011 Pazar günü Edirne’nin Uzunköprü ilçesinde yapılan “Ergene Hayata Dönsün” mitinginin 2’ncisi 8 Nisan 2011 tarihinden itibaren Ergene Nehri’ndeki kirliliğe dikkat çekilmesi amacıyla yapılan etkinlikler ile başladı. Etkinlikler 10 Nisan 2011 Pazar düzenlenen mitinge katılan yaklaşık 10 bin kişinin hep bir ağızdan Ergene Nehri’nin kirliliğini bir kez daha tüm Türkiye’ye haykırmaları ile sona erdi.
Etkinlikler kapsamında ilk olarak mitinge katılanlar köyün girişinde toplandılar. “Derdimiz Ergene, Köylü Kentli Elele”, “Vahşi Sanayi İstemiyoruz”, “Kirletenler Nerede, Çevreciler Burada”, “Susma Sustukça Ergene Kirlenecek”, “Vur Vur İnlesin Kirletenler dinlesin”, “Gün Gelecek Devran Dönecek, Kirletenler Halka Hesap Verecek” şeklindeki sloganlarla yürüyüşe geçen 10 bin civarındaki katılımcı Karamusul Köy Meydanı’ndaki miting alanına yürüdüler. Şarkılar ve türküler eşliğinde başlayan programda ilköğretim okulu öğrencileri ve köylü kadınlar Ergene ile ilgili tiyatrolarını sahnelediler.
* “30 yıllık uyanışından kalkıp, yeşeren umutların tohumlarını atıyoruz”
Karamusul Köyü Sosyal Yardımlaşma Derneği Başkanı Gürcan Kırım “Ergene Hayata Dönsün Mitingi” ile 30 yıllık bir uyanışın sona erdiğini ve Karamusul’daki miting ile bugün yeşeren umutların tohumlarının atıldığını belirterek şunları kaydetti:
“Acımızı paylaşıp Karamusal’da karalar bağlayan Trakyalılar, Trakya topraklarına sahip çıkan yurdun dört bir yanından gelen sevgili dostlar. Bir adım öne çıkma cesareti gösterenler, umudu avuçlarında taşıyan güzel insanlar, iyi insanlar hoş geldiniz, safalar getirdiniz. Bugün Trakya’nın kalbi Karamusul da atıyor. Bugün umut tohumları Karamusul da toprağı kaldırıyor. Bu gün 30 yıllık bir uyanış başlıyor. Bu gün Karamusul da yeşeren umutlar güneşle buluşuyor. Bu gün Karamusul da ‘toplumsal barışın, topraktan geldiğine şahit oluyoruz. Ve bizler biliyoruz ki vatan toprağı kutsaldır kaderine terk edilemez… Sözlerime Atatürk’ümüzün Türk köylüsüne bakışı ile başlayacağım ve köylü gözüyle geldiğimiz noktayı sizlere aktarmaya çalışacağım.
Milletimiz çok büyük elemler, mağlûbiyetler, facialar görmüş, neredeyse tüm dünyayı karşısına aldığı bir tarihten geçmiştir. Bu millet bütün olanlardan sonra yine bu eşsiz topraklarda bulunuyorsa bu kökleşmenin özünü Atatürk’ümüzün şu sözlerinde bulmaktayız; ‘Çünkü Türk Çiftçisi bir eliyle kılıcını kullanırken diğer elindeki sabanla topraktan ayrılmadı. Eğer milletimizin büyük ekseriyeti çiftçi olmasaydı biz bugün dünya yüzeyinde bulunmayacaktık." (1923) Mustafa Kemal Atatürk.
Bu güne baktığımızda ne yazık ki çiftçinin iki elinin ‘çapraz’ bağlandığını görüyoruz. 1980’li yıllardan beri tüm hükümetler ve hükümet ortaklarının uyguladıkları güdümlü tarım politikalarından dolayı çiftçinin bir eli ‘şirketlere’ kaptırılmıştır.
IMF, Dünya bankası, AB ortak tarım politikası, güdümlü tarım politikaları sonucunda Türkiye’nin tarımsal yapısı dağıtılıyor, çiftçiler iflas ediyor, tarımımızda yerli ve yabancı şirketler egemen olmaya başlıyor. KİT’ler özelleştirebilecek duruma gelmesiyle Su Ürünleri Genel Müdürlüğü,  Gıda Kalite Kontrol Müdürlüğü, Veteriner İşleri Genel Müdürlüğü,  Ziraat işleri Genel Müdürlüğü, Zirai Mücadele ve Karantina Genel Müdürlüğü, Toprak-Su Genel Müdürlükleri kapatıldı. Et ve Balık Kurumu (EBK) , Yem Sanayi ve Süt Endüstrisi Kurumu (SEK) özelleştirildi. Ve hazırlanan kanunların tamamını ülkemiz çiftçilerinin değil, IMF, Dünya Bankası ve Avrupa Birliği’nin istekleri ve yabancı büyük gıda şirketlerinin ihtiyaçları doğrultusunda çıkarmıştır. (Şeker Yasası, Tütün Yasası, Tohumculuk Yasası, Üretici Birlikleri Yasası, Lisanslı Depoculuk Yasası, Organik Tarım Yasası’m, Tarım Sigortası Yasası, Tarım Kanunu, Ziraat Odaları Kanunu)
Diğer eli mi? Maliyetlerin altındaki ürün fiyatları, kendi ürettiği ürününü satmaya çalışırken ihraç edilen ürünlerle rekabet etme zorunluluğu, sürekli düşen ürün fiyatlarıyla yeterli tarım desteği de alamayan köylü topraktan elini çekmeye başlamıştır. Tarım Sigortaları’nın çiftçinin aleyhinde olması, sosyal güvencesini sağlayamayan ve kendi derdine düşen köylü, sosyal bir tarım politikası oluşturulmasında da etkin olamamıştır.
Yer altı sularının ve akarsularının kirletilmesi, çevre dengesinin bozulması, kendi tohumunu dahi üretemeyen, üretse bile satamayan köylü üretim alanı terk ederek, yalnızlığa mahkûm edilmiştir. Sabandan elini çekmiş, kaderini belirleyen politikalarda da etkinlik gösterememiştir. Sistemle bütünleşmiş olan sivil toplum örgütleri Türk çiftçisinin iflasına yeterince duyarlılık göstermeyerek bu ‘günaha’ ortak olmuştur. Çiftçi sendikalarının açıklamalarına göre; şu an Türkiye’de ‘her 50 saniyede bir çiftçi iflas ediyor. Çiftçinin küresel ekonomik politikada ki yerinin belirlenmesiyle, dış güçlerin baskısı artmış ve ‘iktidarsız’ politikacıların sayesinde milletimizi yine zor günler beklemektedir. Çapraz ellere, kelepçe vurmaya hazırlananlara karşı yapılacak en akıllıca çözüm ellerimizi yumruk haline getirerek yeniden tek yürek olmaktır!
Çiftçilerin, köylülerin ve tarım örgütlerinin katılımıyla bağımsız demokratik ve sosyal bir tarım programı ile bir elimizi şirketlerin çarkından kurtarmalı, diğer elimizde borç senetleri yerine saban tutmalıdır. Aksi takdirde, milletimizin büyük ekseriyeti çiftçi olamayacağına göre dünya yüzeyindeki yerimiz de kapının arkası olur.
30 yıl önce başladı her şey. Hayatlarımız bir kâğıt parçası gibi ikiye bölündü ve ucu tutuşturuldu. Çiftçi topraktan elini çekti. l. derecede tarım arazilerine bir bir fabrikalar kurulmaya başladı. Çiftçilerin iflasıyla fabrikaların ihtiyaç hissettiği insan gücüde yaratılmıştı. Köylü artık çiftçi değil, fabrikaların işçisi olmuştur. Fabrikalar yer altı suyumuzu çekiyor, kirletiyor ve sonra ergene nehrine salıyordu. Önce balıklar ölmeye başladı. Bir sabah uyandığımızda nehrin tüm yüzeyini balık ölüleri kaplamıştı. Makine dişlilerini saçım kaptıran nazlı gelin ergene acı içinde çığlık çığlığa ölüyordu ama biz bu çığlıkları duymazdan geliyorduk. Sessiz kalıyorduk, çünkü biliyorduk ki bir hata olmalı. Çünkü bu kadar büyük bir haksızlığın ne kanun da, nede dinimizde yeri yoktu. Ergene taşıdığı kimyasallarla yatağına sığmaz olmuştu. Yine bir sabah uyandık ergene temizleniyor zannettik. Yanılmışık, meğerse sadece yatağı genişletiliyormuş. Paldır, küldür tarlalara girdi araçlar ergenenin ölümüne sesiz kalan bizler, topraklarımıza girilmesine asla sessiz kalmadık ve hemen mahkemenin kapısını tutuk. Hakkımızı aradık, hakimizi aradık aramasına ama salkım söğütlerin yok olmasına, akçabardakların kökünün kazılmasına, ergene suyunun yer altı suyumuza karışmasına engel olamadık.
Seçtiğimiz vekiller sürekli ergene temizlenecek dediler. Tıpkı bugün olduğu gibi. Ama yıllar geçti beşiğimizi sallayanlar, yani bizi uyutmaya çalışanlar kendi ellerimizle seçtiklerimiz bu gün Trakya’da her 36 dakika kanserden ölenlerin veballerini taşımaktadırlar. Yer altı suyumuzu hızla tüketen sanayi, toprağın çölleşmesine, verimin düşmesine sebep oldu. Bizlere iş sahası açtıklarını söyleyenler, aslında bize hiç bir şey vermedi. Bizim olan her şeyi elimizden aldılar.
Topraklarımız el değiştirdi. Yer altı suyumuz tükendi. Akarsuyumuz kirlendi. Çocukluğumuz, masumiyetimiz, anılarımız alındı. Kanser hızla arttı. Hızla göç başladı. Okullar kapatıldı. Köyler boşaldı. Tarım ülkesi olan Türkiye, tahıl ihraç etmeye başladı. Yavaş yavaş yabancılaşmaya, yalnızlaşmaya ve yok olma başladık. Dört elle hayvancılığa sarıldık. Şimdide hayvancılık bitiriliyor.(süt fiyatları, yem fiyatlarını karşılamıyor.) Doğa katledildi. Atalarımızın hayat var deyip etrafına yerleştiği ergene bize ölüm getirmeye başladı.(yumurtaları göster) Kendi topraklarımızın üzerinde çiftçilikten işçiliğe geçiş yaptık. Topraklarını satmayıp hala direnenler ise ergene gibi can çekişerek köleleşmeye karşı son demlerinde direniyorlar. Oysa biri söylemişti bir zamanlar
Köylü milletin efendisidir diyen bu söze kulak asmadık.
Ya da dişlinin gücünden daha büyük bir güç olacaksınız. Yoksa dişlinin arasında un gibi öğünür bedeniniz acı içinde inleye inleye yok olursunuz. Biz şar tel indirilsin diyenlerden değiliz. Arıtması yapılsın. Uygun arazilerde sanayi üretim yapsın diyoruz. Bazılarının gösterdiği gibi sanayi düşmanı da değiliz. Biz bir adım öne çıkma cesareti gösterenleriz. biz yüreği kor gibi yananlarız. Biz içinde öfkesi günden güne büyüyenleriz. Biz toprağa sevdalılar, vatanseverler, yaşam hakkı savunucularıyız. Biz Göle varmadan, kurumasın damlalar diyenleriz. Tıpkı bu gün burada olduğu gibi. 100 STK oluşturduğu bir deryayız ve oluşturduğumuz dalgalar ‘ergene hayata dönene kadar, durmayacak olanlarız.
Bizim karşı çıktığımız ölüm değil. Kaderimiz olmayan zamansız ölüm. Şimdi bizler günden güne yüzleri sararanlar için kederleniyoruz. Şimdi bize gece uykuları haram, şimdi bize kaşığımızdaki nimet haram çünkü biliyoruz ki bu günahta bizimde suçumuz var. Çünkü bize, tamda o zamanlar yani 30 yıl önce uslu olmayı öğrettiler. Sessiz kalmayı öğrettiler… işte buradan baktığımda ben hiçbir şeyin tesadüf olmadığını görüyorum. Ergenenin AB şikâyet edilmesini ve karşılığında komşu ülke YE tazminat ödenmesi içimi yakıyor ve öfkem beni boğmaya başlıyor.
Çünkü şu soruya cevap bulamıyorum: Neden bu paralarla ergene temizlenmiyor? Neden ölmemize izin veriliyor?
Ergene can çekişe çekişe, çığlık çığlığa öldü. Biz sessiz sesiz gözyaşımızı içimize döke döke ağladık. Şimdi ölme sırası bizde. Biz ölüyoruz… Bu gün bizde bir kâğıt yırtacağız… Bizim olanı geri alacağız. Çocuklarımızı temiz bir dünya ve gelecek borcumuz var. Hep birlikte haykıracağız. YETTİ ARTIK! Bugün biz ergene’ye yaşam çalacağız.. Çocuklarımızın geleceğini vermeyeceğiz. Hep birlikte haykıracağız. ERGENE HAYATA DÖNSÜN!”
Yapılan konuşmaların ardından sembolik olarak Kaynarca’dan getirilen Istrancalar Suyu’nun “Ergene Hayata Dönsün” diye Ergene Nehri’ne Selin Çökmez tarafından mayalanması ile etkinlikler sona erdi. (s)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here